KÖTÜLÜK PROBLEMİ HAKKINDA

 

         Mecnun bugün geç uyandı. Sınavlarını hatırlayarak aniden kalktı. Korona belası hala bitmemiş bunun üstüne yaz okuluna kalmanın problemleriyle uğraşıyordu. Üniversitenin ilk yılı olmasına rağmen İzmire ve üniversiteye alışamamıştı. Zaten dekanlığın kesin kararıyla kopya çekildiği için dersler de online işlenmiyordu. Mecnun çok oyalanmadan dışarı çıktı. Temmuz ayında hava yine çok sıcaktı. Yolda giderken motorların çok hız yaptığını fark etti. Hatta bir motor, az kalsın kendisine çarpıyordu. İçlerinde sevdiği kızın da bulunduğu arkadaşlarının evine vardı. Ertesi gün din felsefesi final sınavları vardı ve ders çalışmaları gerekiyordu. Eve gitti ve derse başladılar. Ara verdiklerinde takvim dikkatini çekti. 30 Ekim 2020 saat 2’ye çeyrek var. Saate bakarken birden bire sallantı hissetti. Deprem oluyordu! Çok heyecanlandı ve saklanmaya çalıştı. Bir enkaz altında kaldı. Aradan  2 saat geçti ama çok susamıştı. Uzaktan bir yerden yaşlı bir adamın sesini işitiyordu. Adama bağırdığında kendisinin duyulacağından emin değildi ama denedi işte. Dede onu duymuştu. Çok şükür ki kurtulmuştu! Onu kurtaran yaşlı adam ak sakallı, beyaz cübbeli ve elinde kahverengi bastonu olan bir dedeydi. Topallayarak yürüyordu. Depremde ilk kurtarılan kişi olduğunu duyunca dedeye bir kez daha teşekkür etti. Ona çok mahcup oldu. Aklına sevdiği kız ve arkadaşları geldi. Onları sordu… Ne yazık ki hepsi ölmüştü. Apartmanda diğer insanların durumunu da öğrendi onlar da hala kurtulamamıştı. Yüz kişiden fazla insan ölmüş ve şehir tahrip olmuştu. Bu haberler mecnunda travmaya yol açtı. Nedense hayatında tanrıyı hissetmemeye başladı. Tanrı bu kadar zalim, kötü olamazdı. Hem neden bütün arkadaşları ve sevdiği ölmüşken o yaşıyordu. Bu haksızlıktı ve artık kendinde yaşayacak gücü bulamıyordu. İnancı, kötülüğü, Tanrıyı sorgulamaya başladı. Tek bir tanrının hem mutlak olarak iyi hem de her şeye gücü yetiyor olması nasıl mümkün olabilirdi? Zerdüştlükteki gibi ikili tanrı tasvirine veya gnostikler gibi ikili tanrısal düzene inansaydı bir problem gözlemlemeyecekti. Çünkü bunlarda iyilik ve kötülük ayrı ayrı temsil ediliyordu. Ona tutarsız gelen durum şuydu: “Eğer tanrı mutlak olarak iyiyse bu türden bir kötülüğün ortaya çıkmasına izin vermez ve eğer her şeye gücü yetiyorsa yine de kötülük varsa demek ki o tanrı iyi tanrı değildir.”  Bu durum ve zihninde oluşan soruları onda iki yıl devam edecek olan düşünme sürecini başlattı.

         Aslında başlarda klasik metafizikteki gibi kötülüğün tanımını iyiliğin olmadığı yer olarak görüyordu. Onun için esas olan şey iyiydi. Tanrı asla kötü olamazdı çünkü tanrı mutlak iyiydi. Kötülük işleyen insanlar da içlerindeki iyilik potansiyelini kullanamadığı için kötülük işliyorlardı. Varlıkla beraber düşünüldüğünde kötülük, iyiliğin yokluğuydu, iyilikten mahrumiyetti[1], nedenseldi. Araştırmaya başladı. Nerdeyse gününün tamamını kitap okumakla geçiriyordu. Kötülüğün tanımında üçe ayrılan bir tasnif söz konusuydu. Birincisi tabii kötülük, tabiat olayları gibi durumlar. Yaşadığı deprem buna örnek verilebilir. İkincisi bizzat insanın sebep olduğu ahlaki kötülük, yaşanan felaketlerde insanların ölümü hem tanrı tarafından gelmiştir. Üçüncü kötülükse metafizik kötülük, doğanın üstünde, yani insani tecrübeyi-duyuyu aşan ya da doğadan önce ya da insanın doğasından farklı varlıklarda (cin, şeytan) meydana gelen kötülüktür. Örnek olarak sakat bir şekilde doğan bir çocuk metafizik bir kötülüktür.

         Kant ise Hume’un nedensellik eleştirisi üzerine yeni bir ahlaki sistem oluşturmuştur. Hume’dan sonra Kantla birlikte klasik metafizikteki gibi mutlak nedensellik artık rafa kaldırılmıştır. Kant, bilginin elde edilmesinde insan bilgisinde hakikatin ortaya konmasında evrenselliği ve zorunluluğu, klasik metafizikte olduğu gibi dış dünyayı insan zihninin paralelliğinden alıp bizzat insan tecrübesine çekmiştir. Yani ona göre metafizikten bahsedilemez. Bizler bir fiili sebep ve sonuçlara göre değil, gerçekten “iyi” olduğu için yapmalıyız, nedenini düşünerek değil. Bundan dolayı kötülük problemi ahlaki bir boyuta dönmüştür. Nedenlerle fiiller arasındaki bağ Kant ahlakı ile koparılmış bulunmaktadır. Bu kopuştan sonra kötülük varlık anlamında kendinden bahsedilebilen bir şey olur ve mutlak kötülük ya da radikal kötülük ortaya çıkar. Öyle nedensizce yapılan kötülükler radikal kötülük olarak tanımlanır. Kant için agnostik denilebilir.

        Heidegger’in öğrencisi olan Arendt, 2. Dünya savaşında bizzat aklını kullanarak ve planlayarak kötülük işleyen Nazi subaylarının savunmalarını izler. Eski Nazi subayı Eichmanı’ın “ben sadece emredildiğim şeyi yaptım” diye savunmasını dinlerken şunu farkeder: “Ortada bir canavar yok, burada görülen şey tam olarak bir sıradanlık. Kötülük bu sıradanlıkla ortaya çıkmış bir şeydir.”

        Mecnun, Hannah Arendt’ın yaptığı tespite çok şaşırdı. İnsanı ahlaklı kılanın toplumsallık ya da üst bir akıl, devlet ya da din ya da bir emre uyması değil de sürekli olarak tecrübe ettiği durum ve olaylarda aldığı tavırları sorgulayarak yapması olduğu sonucuna vardı. Ortaya daha anarşist bir tablo çıkmıştı. Mecnun vardığı sonuçla ateist olmuştu.

        Derin düşünmelerin, okumaların ardından mecnun inanç olarak farklı bir evreye geçti. Hayata bakış açısı tamamen değişti, ateist bir zihniyetle olayları yorumlar oldu. İki yıllık sürecin ardından Mecnun birgün akşam saatlerinde yolda gidiyordu. Karşıdan topallayarak gelen birini gördü. Bu depremde onu kurtaran dedeydi. Büyük bir heyecanla yanına gitti ve hoşsohbet ettiler. Dede onu kahveye çay içmeye davet etti. Ve konuşmaya başladılar.

Dede - Oğlum her şey bir kaderle yazılmış. Sana verilen bir ömür var. Bunun şükrünü eda ediyor musun, namaz kılıyor musun?

Mecnun - Namaz kılmıyorum ben. Tanrıya inanmıyorum. Tanrı mutlak iyiyse neden bu dünyada kötülük var. Neden bunca depremler o kadar masum insanların ölümüne sebep oluyor? Bu bir tutarsızlıktır![2]

Dede - Mümkündür ki Allah, içerisinde kötülükler de yapabilecek insanlar da yaratabilirdi.[3]

Mecnun – O halde tanrının insanların kötülük yapmayacağı bir dünya yapması da mümkündür.

Dede – Kadir- i Mutlak dediğimiz Allah, aslında tam olarak akla uygunluk anlamına gelir. Özgür insanların içerisinde bulunabileceği bir dünyada, Tanrının kötülüğü yaratmayabilecek olması mümkün değildir.[4] Hatta mümkünlüğünden öte bilakis durum böyledir.[5] Eğer kötülükler olmasaydı iyilikleri bilemezdik. Dolayısıyla iyiliklerin iyilik olabilmesi için karşısında kötülüklerin de olması lazım ki onların içerisinden iyilikler seçilebilsin. Hem gerçekleşmelerinde daha iyi ve daha yüce bir iyiliğin varlığı görülmeksizin ortaya çıkan kötülükler vardır.[6]

Mecnun – Bak dede iki sene önce deprem olmuştu ve yüzden fazla kişi nedensizce öldü, aynı zamanda orman yangınları oldu. O yangında bir sürü hayvan yanarak öldü. Bunlar maksatsız ve manasız kötülüklerdir.[7]

Dede – Sen tüm bu olayların başı boş bırakılacağını mı sanıyorsun? İyilik ve kötülük mutlak değildir, adalet bir şekilde gerçekleşir. Ahirette zerre miktar iyiliğin mükafatları ve zerre miktar kötülüğün karşılığı verilecektir. Bu karşılık bazen dünyada bazen ahirette verilir. Bütün bu olanlar sınav icabı oluyor. Temsil olarak bir terzi düşün. Bu terzi, kişinin üzerindeki giysiyi kesip biçer. Belki daha güzel bir eşya yapabilmek için bunu yapıyor. İşte dünyada bu musibetlerle imtihan olunan insana en yakışır bir giysi düzenleniyor. Dünya bir imtihan meydanıdır. Kömür ile elmasın belli olduğu yerdir. Dünyada hiç imtihan olmamayı düşünmek, bir cennet hayatı tasvir etmek abestir. Bu alem, mümkün dünyaların en iyisidir.[8] Hem nerden biliyorsun ki dünyada yaşanan musibetler, bizim yaptığımız hatalar sonucu olmasın?

Son sorudan sonra içinden çok sinirlenen Mecnun, bir taraftan buna verecek cevap da bulamadı, dedenin sözünü kesti ve ona bağırdı. Çünkü inandığı fikirleri sarsılmıştı. Kahveden dışarı çıktı. Hava kararmış ve soğumuştu. Yağmur yağmaya başladı. Dedeye olan sinirinden yoldaki çöpü tekmeledi. Tam yoldan karşıya geçerken Mecnun’a motor çarptı. Aniden yerde buldu kendini. Yavaş yavaş ayağa kalmaya çalıştı. Ne bir yardım istedi ne de bir ambulans. Sendeleyerek evine doğru yürümeye başladı. Kendini çok güçsüz hissediyordu. Hiçbir arkadaşı yoktu. Hem fiziksel hem mental olarak bir dayanak aradı. Sırıl sıklam olmuştu. Kaldırama oturdu. Annesini aradı.


[1] Augustinci ilahi adalet teorisi

[2] Mantık problemi olarak kötülük.

[3] Alvin Plantigna’nın özgür irade savunusu

[4] Alvin Plantigna’nın “mümkün ki” savunusu

[5] Özgür İrade Teodisesi

[6] Savunma

[7] Delil problemi olarak kötülük

[8] Leibniz

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

yapay zekaya dair

Hz. Muhammed'in cesaret ve kararlılığı